17 Haziran 2017 Cumartesi

Üşenmekli düşünmekli yazmaklı ağlamaklı günlerde ben



Eskiden ne güzeldi, en az ayda bir yazardım bloga. Yazmazsam içim sıkışırdı, yalnız hissederdim. Yazmak benim için çok önemli bir duyguydu -ki hala öyle- ama nedense eskisi kadar çok yazmıyorum. Çok dediysem, ben hep kısa denemeler yazıyorum biliyorsunuz ki. Yazar Gürhan Tümer'in deyişiyle 'mini denemeler' yazıyorum. Çünkü en çok mini denemeler yazmayı seviyorum. Ama adeti fazla oluyordu eskiden bu mini denemelerin. Artık bilgisayarı elime almaya bile üşenir oldum. Hayat şartları bu duruma getirdi elbette. En son ne anlattım burada kendimle ilgili bilmiyorum ama şu an üniversitede üçüncü bölümümü okuyorum ve bunu yaparken pek yazmaya vaktim olmuyor. Gerçi şu an okuduğum bölüm gereği çokça yazmam gerekiyor; bu yüzden okul için yazıyorum. Yine de blogun yerini hiçbir şey tutmuyor. Zaman zaman çok özlüyorum. Özlüyorsan gir yaz diyebilirsiniz, ama çok severek takip ettiğim birçok blog artık geçmişe takılı, yeni kayıt yüzüne hasret öylece duruyor. Onları görünce hepimizin düzenli olarak yazdığı o günleri özlüyorum. Tabii yeni yeni bloglar, aktif yazılar da yok değil. Ama bir kere uzak kalınca, araya mesafe girince oldukları yerden yakalayamıyorsun. Çok zor oluyor. 

Ne yazık ki benim en büyük düşmanım üşengeçliğim sanırım. 'Şunu yapacağım' dediğim şeylerin çoğu zaman sonunu getiremiyorum. Çünkü üşengeçliğim giriveriyor araya, başka şeyler de karışıyor ve sonuç olarak tamamlayamadığım güzel düşünceler, vazgeçtiğim fikirler çoğalıyor dağ gibi. Bazen de çok istediğim şeylerin aslında bana göre olmayan şeyler olduğu fikrine kapılıp vazgeçiyorum. 
Mesela bundan 6-7 sene önce bir roman ya da hikaye gibi kafamda şekillenen bir proje vardı. Başlanmış, biraz ilerlenmiş, geliştirilmeyi bekleyen bir çalışmaydı. Onu orada bıraktım. Öylece. "Bunu şimdi yazamam" dedim, çok daha fazla çalışmalı, daha çok kitap okumalıydım. Altından kalkılabilecek kolay bir şey değildi profesyonel anlamda yazmak. Birde kafamda şöyle bir düşünce beni korkutuyordu: Ya kurgum, karakterlerim, yazdığım cümleler bir yerde hiç okumadığım bir romanda benzer şekilde kullanıldıysa, amatör bir yazarın bir hikayesine benzerse ve böylece insanlar benim intihal yaptığımı düşünürlerse ne olacaktı? Bu korkuyu şu an bile hala içimde taşırım, yazdığım her cümlede aklıma gelir. 
Evet haklıydım, şimdi yazmamalıydım, olmazdı. Hele herkesin bir hevesle yazar olduğu şu dünyada yazmayı çok sevdiğim halde ve çocukluğumda derin bir hayal gücüne sahip olduğum halde şimdi yazamazdım. Zaten artık çocukluğumdaki gibi bir hayal gücüm de yoktu. Daha 8-9 yaşlarında bir çocukken şarkı sözü, hikaye ve daha bir sürü şey yazan ben, şimdi mini denemeden başka bir şey yazamaz olmuştum. Yine de 6-7 sene önce birden bire geliveren ilhamımı "dur şimdi biraz bekle" diyerek durdurmuş, devamını getirememiştim. Çocukluğumdan beri ilk kez çıkıp gelmiş ve belki de uzun süre gelmeyecek olan ilhamıma bunu yapmamam gerektiğini yeni yeni anlıyorum. İşte o tamamlanamayan hikayeyi geçen gün bilgisayarımın derinliklerinden bulup çıkardım. Artık üzerinde çalışmak istiyorum. Evet biliyorum ki erken, biliyorum ki onun üzerinde çalışmam için daha yüzlerce kitap okumam gerek, hakkında pek bir bilgim olmayan yazarları tanımam gerek, hayal gücümü geri çağırmam gerek. Ama olsun işte, üşengeçliği bir kenara koyup deneyeceğim. En azından yazma yetimi geri kazanırım belki.
Blog için yazmam gereken mini denemelerin yerini ise twitterdaki 140 karakter aldı, oraya sığdırıyorum kısaca. Hoş değil ama galiba üşengeçlik yüzünden sosyal medyaya sarıyoruz. Mesela dışarı çıkmaya üşenip yakın arkadaşlarımızı facebook, instagram gibi sosyal ağlarda takip edip 'beğen' butonuyla desteklediğimiz gibi. Hem belki de bu üşengeçliğimiz yüzünden dışarı çıkmadığımız için hayatımızın aşkını da bulamıyoruzdur (yazar burada sadece kendisinden bahsediyor). Yani aslında yazmaya, sohbet etmeye, hava almaya, yaşamaya üşenmemek gerekiyor. 
İşte yine bir 'kendime tavsiyeler' yazısı. Özlemişim burayı.

8 Nisan 2017 Cumartesi

Beni bir sen anladın, sen de yanlış anladın hayat

Korktuğun şey başına gelir derler; doğru. Bu hayatta küçük yaşlardan beri diğer insanlarla olan iletişimimde en çok yanlış anlaşılmaktan korktum. Hep de yanlış anlaşıldım. Ne kadar korktuysam o kadar yanlış anlaşıldım. Önyargılardan hazzetmezdim işte bu yüzden. Çünkü insanlar seni yanlış anladıklarında "bu davranışının/sözünün/duruşunun/kuralının nedeni nedir?" diye sormazlar, çünkü onlara önyargıları yeter de artar bile.
İkili iletişimlerde yanlış anlaşılmak zor, önyargıları aşmaksa imkansız. Çünkü sormuyorlar ki neden diye. Aslında sorulsa nasıl da yanlış anladığını fark edecek insan ama önyargıda bulunmak, yanlışlığı düzeltmemek, sürdürmek çok daha kolay geliyor. Hepimiz yapıyoruz bunu, ama maruz kalınca daha iyi anlıyoruz.
Örneğin; birine anlayışlı davranmak, onu sıkmamak, zorlamamak için yanına çağırmadığında bile sanki sen onu çağırmak istemiyorsun, uzak duruyorsun gibi anlaşılacak. Aslında çok basit, öyle anlaşılıyor olabilir ama öyle değil. Yine de onu öyle anlamak daha kolay gibi geliyor karşı tarafa. Çünkü karşıdakinin bilinçaltı tam da şöyle söylüyor: "genelin davranışı bu yönde, o zaman onu genellemeliyim."
Tamam hepimiz önyargı geliştiriyoruz. Yapmamak imkansız çünkü insan olarak bu bir savunma mekanizması. Ama eksik olan bir şey var; bir ortamda/duyguda/düşüncede önyargı miktarı kadar empati de mevcut olmalı. Yeri ve zamanı geldiğinde bu kavramlar sırayla kullanılmalı. Önyargıyı çok sık kullanmamıza rağmen empati yapma oranımız çok daha düşük. Herkesin empati yapamadığını fark ettiğim günden beri fazlasıyla kırgınım. Çünkü ben hep yetişkin insanların çok güzel empati yapabildiklerini düşünürdüm.
Önyargılar zamanla yok olabilirler, ancak izleri ruha dokunduysa silinmez maalesef. Ya ruha dokundurmadan, fark ettirmeden oluşturulup empatiyle onarılacak ya da derin izlerin geçmesi için boşuna beklenecek. Maalesef o izler hiç geçmeyecek. O yüzden önyargıları azaltıp empatiyi çoğaltarak empatiye pozitif ayrımcılık yapmak belki de en iyisi olacak. Mesela benim de ruhumda bir takım geçmeyecek önyargı izleri var. Olmamasını çok isterdim, silebilmek isterdim o izleri. Çünkü dedim ya, hep bir gün yanlış anlaşılmaktan korkarken bu izlere sahip olmak nefes aldırmıyor. Onaramıyor insan ve onaramadıkça çaresiz hissediyor, kendini anlatamadığı için aciz hissediyor.

21 Mart 2017 Salı





"Bu bir mektup olsaydı eğer güldürürdüm seni mutlaka fakat bu bir şiir, bağışla"
Haydar Ergülen







Biri gülsün diye yazılan mektuplar hep çöpe gitti. Birini, gülsün diye gıdıklamak için çok geç kaldı içimizdeki çocuk yanımız. 
Birini çok sevmenin onu güldürmeye yetmeyeceğini anladık. Sonra da bir şair bir şeyler anımsattı ve içimiz acıdı. Hepsi bu.






4 Şubat 2017 Cumartesi

Haydi söyle


Şu şarkıyı kullanan reklama denk gelince aşırı etkilenmiştim o zaman. Reklamdan çok şarkıdan, ama reklamdaki duygusal sahnelerden de. Öyle bir döneme denk geldi ki o reklam filmi, hislerimin deli gibi yoğunlaştığı dönemdi.
Bir kalbim olduğunu acı bir hisle hissettiğim dönemlerden biriydi. Bu sesi duyduğumda gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı, "neden böyle oluyor hep" derken ben. Çünkü bir soğukluk sezmiştim ondan bana doğru uzanan. Zaten hiçbir şeyimdi ama sürekli onu düşünmekten kendimi alamıyordum. Bu şarkı da böyle her reklam aralarında karşıma çıka çıka beni gaza getirmiş olacak; "haydi söyle", "haydi söyle"(Öyle söyleyemedim tabii). Daha da yaklaşmak, hayatına yakından bakmak istedim. Hayatında kötü giden şey her neyse onu onarmasına yardımcı olmak, taşıyamadığı şey neyse beraber taşımak yani sadece yükünü paylaşmak istedim.
Sonra hiçbir şeyim olmaktan çıkıp her şeyim oldu adeta. Bir gün sinemada, filmin başlamasını beklerken, yanımda o da varken yine reklam arasına denk gelen bu şarkı beni tatlı tatlı gülümsetti. O an fark etti mi, gördü mü bilmiyorum. Görse de anlamayacağı bir anlam vardı o yüzümdeki gülümsemede. "Söyledim işte" dedim içimden, "söyledim işte". Ben aslında ona hiç 'onu nasıl sevdiğimi' söyleyemedim ama söylediklerimden anlamıştır herhalde 'onu nasıl sevdiğimi'. Kesin anlamıştır. Eğer anlamasaydı yanımda olurdu. Ne zaman onları öyle sevdiğinizi anlarlarsa giderler çünkü. Bunun aksini hiç görmedim. Suçlamıyorum onu çünkü belki de kural bu.
Beni sevemediği için onu suçlamak dünyanın en saçma şeylerinden biri olurdu. Öyle bir hakkım yok. Sadece kırgınım ve geceleri kırgınlıklarım kalbime batıyor.
Onu son bir kez göremediğime kırgınım.
Daha hayatımdayken "onu ilk gördüğüm yerde kocaman sarılmak ve yirmi dakika boyunca öylece kalmak istiyorum" diye düşünüp bunu yapma fırsatı bulamadan gittiği için kırgınım.
Baharı beklemediği için, baharı onsuz karşılayacağım için kırgınım.
Evde olduğum için bunalımın eşiğinde olduğum bir dönemde beni bir de bu ateşe attığı için kırgınım.
"Ben sen varsın diye mutluyum" dediğimi unuttuğu için kırgınım.
Onunla birlikte gelecek yeni birbirinden güzel ve farklı günleri düşünüp heyecan duyarken birden bire yarım bırakılmaya kırgınım.
Bu kadar kısa sürede beni öylece yok saymasına kırgınım.
Halledemeyeceğimiz bir şey olmamasına rağmen gidişine kırgınım.

Belki de ben halledilebilir olduğunu sanmışımdır, halledemeyeceğimiz bir şeydir; sevgisizlik gibi mesela.
Halledilemeyecek temel şeyler vardır. Onların dışında birçok şey konuşarak halledilebilir.
Sevgisizliği konuşarak halledemezsin, aldatılmayı konuşarak halledemezsin, hakaret ya da şiddeti konuşarak halledemezsin. Gerisi hep hallolur.
Sevgi olsa gider miydi? Bilmiyorum. Ben bu temel şeylerden herhangi birini görmediğim sürece bu kadar kolay bir şekilde asla ondan vazgeçmezdim. Bilseydi benim ilişkiye başlama ciddiyetimi, o da hak verirdi.
Yine de iyi ki girmiş hayatıma, hiç pişman değilim. Sadece kırgınım ve özlüyorum. Her gece şükrettiğim şey gitti, her şey bitti.
Related Posts with Thumbnails
Bu gadget'ta bir hata oluştu